Hamileliğimden önce yanımda bir bebek ağladığında refleksim hep aynıydı: En hızlı şekilde dikkatini dağıtmak. Renkli bir oyuncak, bir ses, bir yüz ifadesi…
Ve içim rahattı. Doğru olanın bu olduğuna emindim. Sonra anne oldum. Ve bebek dünyasına, her şeyi sorgulayan bambaşka bir içgüdüyle girdim.
“Tüm ihtiyaçları karşılandıysa neden ağlıyor?”
Anne olduktan sonra Aletha Solter ile tanıştım. Ve beni en çok sarsan cümle şuydu: Fiziksel ihtiyaçları karşılanmış bir bebek hâlâ ağlıyorsa, ağlamaya ihtiyacı vardır.
“Ağlama ihtiyacı” mı? Bu fikri ilk duyduğumda zihnim resmen durdu. Çünkü bugüne kadar ağlamayı hep bir problem olarak görmüştüm.
Oysa Solter’e göre ağlamak, çoğu zaman bir sorun değil; sonuçtu. Bebeğin bedeninde biriken duyusal ya da duygusal yükün dışarı çıkma yolu.
Ve ağlamayı hemen durdurmak, o nedeni ortadan kaldırmıyordu. Sadece üzerini örtüyordu.
Ağlamak sadece mutsuzluk değildir
Beni en çok rahatlatan farkındalık şu oldu: Ağlamak her zaman mutsuzluk anlamına gelmiyordu.
- Bazen çok fazla uyaran sonrası…
- Bazen yeni bir şey yaşadığında…
- Bazen de ne olduğunu bile anlamadığım anlarda…
bedende bıraktığı yük, ağlama ile boşalıyordu.
Sonradan öğrendim ki ağlama, stres hormonu kortizolün vücuttan atılmasına da yardımcı oluyor. Yani bebek için ağlamak, bazen tam anlamıyla bir regülasyon mekanizması. Bu bilgi, ağlama anlarında içimdeki paniği belirgin şekilde azalttı.
Bilmek yetmiyor, uygulamak zor
Aletha Solter’in Bilinçli Bebek kitabını anneliğimin farklı dönemlerinde birkaç kez okudum. Her seferinde başka bir satırın altını çizdim.
Ama şunu çok net söyleyebilirim: Okumak kolay, uygulamak zor. Çünkü ağlayan bir bebeğin karşısında dururken akıldan bin soru geçiyor:
- Aç mı?
- Gazı mı var?
- Fazla mı uyarıldı?
- Yoksa gerçekten sadece ağlamaya mı ihtiyacı var?
Bu soruların hepsini defalarca kontrol ettim.
Ve hâlâ ediyorum. Bu yaklaşım, “hiç hata yapmadan uygulanan” bir yöntem değil. Sürekli dikkat, gözlem ve iç sorgulama gerektiriyor.
“Neden susturmuyorsun?” sorusuyla yaşamak
Alfa ağlarken meme vermediğim, dışarıdaki kuşları gösterip dikkatini dağıtmadığım çok an oldu. Bu anlarda sadece onun yanında kaldım.
Ve bu, çevre için her zaman anlaşılır değildi. Bebeğim kucağımda ağlarken:
- Neden hemen susturmadığımı
- Neden ortamı sakinleştirdiğimi
- Neden dikkatinin dağılmasını istemediğimi
Defalarca anlatmak zorunda kaldım. Hatta bazen, ağlama sırasında dikkati dağılmasın diye insanları ortamdan uzaklaştırmam gerekti. Bunu yaparken bir yandan da “Her şey kontrolüm altında” demeyi başarmak…
İşte bu, işin görünmeyen yüküydü.
Bugünden geriye baktığımda
Alfa bugün nadiren ağlayan, genel olarak regüle bir çocuk. Ama bunun bir “başarı hikâyesi” olmadığını özellikle söylemek isterim.
Her çocuk farklı. Her anne-bebek ilişkisi benzersiz. Benim için bu yaklaşım, kusursuz sonuçlar üretmedi.
Ama şunu sağladı:
- Duyguların bastırılmadığı bir alan
- Öfkenin, üzüntünün, hayal kırıklığının kabul edildiği bir ilişki
- Ağladığında da buradayım” mesajının tutarlı şekilde verilmesi
Ve belki en önemlisi:
Benim de kendimi sürekli sorgulayıp öğrenmeye devam edebilmem.
Buradan nereye bağlanıyor?
Ağlamaya alan açmakla, oyuna alan açmak arasında güçlü bir bağ var. Her ikisinde de yetişkinin rolü yönetmek değil, eşlik etmek.
Bir sonraki yazıda şunu daha yakından açıyorum:
👉 *“Oyunu güzelleştirmemek” ne demek?
Bu yazıyla birlikte okunduğunda, resim biraz daha netleşiyor.