Annelik, yanında ne kadar destek olursa olsun, kendine ait bir yalnızlık barındırıyor. Eşin çok ilgili olabilir, ailen yanında olabilir. Ama bebek seninle uyur, seninle oynar, sana bakar.
Onun birinci kişisi sensin. Bu çok kıymetli. Ama aynı zamanda çok zor. Ben birçok anneye göre şanslıydım. Bebeğimi kendim büyütmek, onunla birebir ilgilenebilmek için işten ayrıldım. Evde ailem hep yardımcıydı. Yalnız değildim.
Ama şunu fark ettim: Sadece bebekle vakit geçirmek, tahmin ettiğimden çok daha zormuş.
Zor olan oyun değil, sessizlikti
En zor gelen şey oyun değildi.
İçimdeki sessizlikti. Sürekli ekrana bakarak dopamin almaya alışmış bir beyin için, bu kadar durağan bir alan çok sarsıcı. İlk aylar bebeğimi izlemek büyüleyiciydi. Emzirirken bakışmak, nefesini dinlemek…
Ama sonra fark ettim ki, zihnim sürekli “Uyusa da duş alsam”, “Biraz uyusa da evi toparlasam” diye hesap yapıyor.
Bir ara bu sakin anları meditasyona çevirmeyi denedim. Ama bu bir gün, bir hafta, bir ay değil ki.
Bu, günlerce, haftalarca, aylarca süren bir hâl ve sonra oyun başladı.
Oyun başladığında zorluk başka bir yere taşındı
Önce çıngıraklar…
Sonra legolar, bloklar, kutular…
Teori çok netti:
Bebeğine alan aç. Oyuna hâkim olma. Gereksiz müdahale etme. Oyunu “güzelleştirmeye” çalışma. Bunun ne kadar önemli olduğunu sonradan öğrendim ama uygulaması hiç kolay değildi.
Odaklandığında geri çekil.
Sadece izle.
Ama orada ol.
Başka şey düşünürsen hissediyor. Telefonuna bakarsan odağı dağılıyor. Ve işte orası çok zor: Onun minik elleriyle takamadığı oyuncağı izlemek…
Müdahale etmeden.
Öğretmeye kalkmadan.
“Bak şöyle yap” demeden.
Bu, insanın içinde gerçek bir iç savaş başlatıyor.
Oyunda geri çekilmek, kendinle kalmak demek
O an anladım ki oyun oynamak zor olduğu için zor değil. Kendinle baş başa kaldığın için zor.
Hiçbir şeyle oyalanmadan, bir işe “yaramadan”, sadece orada olmak…Modern hayatın bize öğretmediği bir şey bu.
Ve belki de bu yüzden, oyunda geri çekilmek hem çocuk için iyileştirici hem de ebeveyn için dönüştürücü.
Donald Winnicott’un söylediği gibi, çocuğun oyunu ciddidir. Ama o ciddiyet, bizim oyunu yönetmemizle değil; alan açmamızla büyür.
Ben bunu yaşayarak öğrendim.
Oyunu yönetmeyince ne oldu?
Zamanla şunu fark ettim: Müdahale etmedikçe oyunu derinleşti.
Odak süresi uzadı. Yardım istemeden denemeye devam etti.
Ve en önemlisi: Ben de biraz yavaşladım.
Oyun, sadece onun gelişimi için değil, benim için de bir pratik alan oldu.
Kontrol etmemeyi, düzeltmemeyi, hızlandırmamayı öğrenmeye başladım.
Kolay mı?
Hayır.
Ama dönüştürücü mi?
Kesinlikle.
Bu yazıyı neden yazdım?
Çünkü “oyun oynamak çok keyifli” anlatısı eksik.
Oyun bazen sıkıcıdır.
Bazen yorucudur.
Bazen insanı kendi sabırsızlığıyla yüzleştirir.
Ve bunlar yanlış değildir.
Eğer bu yazıyı okurken içinizden “Ben de böyle hissediyorum” geçtiyse, yalnız değilsiniz.
Ve kötü bir ebeveyn değilsiniz.
Sadece gerçek bir oyunun içindesiniz.