Bir varmış, bir yokmuş… Geniş bir yolun kenarında, kimsenin özellikle dönüp bakmadığı, alçak bir çitin dibinde küçücük bir papatya yaşarmış. Toprağı sert, yolu tozluymuş ama papatya yine de güneşe doğru açar, sabah ışığını içine çekermiş. Az ilerisinde, bahçenin içinde duran iri ve gösterişli çiçekler varmış. Kırmızı laleler, mor sümbüller… Hepsi yüksekten bakar, rüzgârla hafifçe sallanırken kendilerini önemli hissedermiş. Papatya onları izler, ama hiç üzülmezmiş.
“Güneş bana da aynı sıcaklıkla değiyor.” diye düşünürmüş. “Ben de bu dünyanın bir parçasıyım.”
Bir gün gökyüzünden neşeli bir kuş süzülmüş. Kanatlarını çırpa çırpa yere yaklaşmış ve bir anda papatyanın yanına konmuş. “Benim adım Lark.” demiş kuş. “Yükseklerden uçarken seni gördüm. Sen ne kadar sade ve güzelsin.”
Papatya şaşırmış. Onu ilk kez biri fark ediyormuş. İçinde sıcacık bir his yayılmış. “Ben de seni dinlemeyi çok isterim.” demiş papatya.
O gün boyunca Lark, gökyüzünde gördüğü bulutlardan, tarlaların üzerinden nasıl süzüldüğünden ve rüzgârın bazen kanatlarının altına yumuşacık doluşundan söz etmiş. Sonra şarkı söylemiş; papatya dinlemiş. Rüzgâr esmiş, Lark’ın tüyleri hafifçe kabarmış, papatyanın ince yaprakları usul usul sallanmış.
Papatya o akşam güneş batarken şöyle düşünmüş: “Görülmek, sevilmek ne güzel şeymiş.”
Ertesi gün yolun kenarından geçen birkaç çocuk kuşu fark etmiş. Neşeyle koşmuşlar. “Ne güzel ötüyor! Onu eve götürelim” demiş içlerinden biri.
Kuş kaçmaya çalışmış ama çocuklar hızlıymış. Onu yakalayıp küçük bir kafese koymuşlar.
Çocuklardan biri etrafa bakınmış.
“Yanına bir çiçek de koyalım.” demiş.
Elini uzatıp papatyayı kökünden koparmış. Papatya bir an sarsılmış. Topraktan ayrılırken içi ürpermiş ama kuşu görünce sessizleşmiş.
“Yalnız değil.” diye düşünmüş.
“Onunla birlikteyim.”
Kafes pencerenin kenarına konmuş. İlk gün çocuklar kafesin etrafında toplanmışlar. Lark’ın ötüşünü dinlemiş, ona gülümsemiş, arada bir parmak uçlarıyla kafesin tellerine dokunmuşlar.
“Ne güzel ötüyor.” demiş biri. Bir süre herkes onunla ilgilenmiş. Ama gün ilerlemiş. Çocukların aklı başka oyunlara kaymış. Önce kafesin başından biraz uzaklaşmışlar, sonra odadan çıkmışlar. Akşam olmuş, sabah olmuş. Lark hâlâ pencerenin kenarında duruyormuş. Güneş ışığı içeri süzülüyormuş ama günler geçtikçe bir şey eksik kalmış.
Kimse kuşa su vermemiş.
Başta kuş hâlâ hafifçe ötüyormuş. Sonra sesi azalmış. Kanatları daha az hareket etmiş.
Papatya onu izliyormuş. İçinde anlayamadığı bir sıkıntı büyüyormuş.
“Sevdiler… ama neden böyle oldu?” diye düşünmüş.
Bir gün kuş artık hiç şarkı söylememiş. Gözlerini kapatmış ve sessizleşmiş. O an odada derin bir durgunluk olmuş. Papatya, kuşun yanına biraz daha eğilmiş.
“Seni özgürken görmüştüm.” diye fısıldamış.
“Şimdi de yanındayım.”
Günler sonra çocuklar kafese bakmış. Kuşun artık hareket etmediğini fark etmişler. Üzülmüşler.
“Keşke daha iyi baksaydık…” demiş içlerinden biri. Ama neyin eksik olduğunu tam olarak anlayamamışlar.
Kuşu küçük bir kutuya koyup toprağa gömmüşler. Papatyayı da onunla birlikte bırakmışlar. Toprak yeniden üzerlerine kapanırken papatya son bir kez güneşi hatırlamış. Ve içinden geçen son düşünce şu olmuş:
“Sevilmek güzel… ama doğru sevilmek daha da önemli.”
Masal da burada bitmiş.