Masal » MASAL OKU » PRENSES DORA: On Üçüncü Vuruş

PRENSES DORA: On Üçüncü Vuruş

Gümüş ışık ve yıldızlar arasında zaman girdabına düşen Prenses Dora’nın masaldaki sahnesi
👨‍👩‍👧

Ebeveyn Notu

⏱ Okuma Süresi:
20 dakika
👶 Önerilen Yaş:
9 - 10
💛 Öğrettiği Duygular:
Farkındalık, Sabır, Duygusal Denge, Empati, Öz-Düzenleme

Bir varmış, bir yokmuş… Güneş ışınları, uzak dağların arasındaki Dorin Krallığı’nın görkemli şatosunu aydınlatır, yüksek ışıltılı kuleleri oradan geçen herkesi ülkeye davet edermiş. Sabahları fırınlardan tarçınlı çörek kokuları yayılırken, taş sokaklar her gün süpürülür, pencerelerden sardunyalar sallanırmış. Pazaryerinde mor erikler, bal rengi armutlar, yeni toplanmış naneler ve çiğ damlaları hâlâ üstünde duran marullar dizilirmiş.

Çiçeklerle süslenmiş taş sokakta pazar tezgahları ve uzakta yükselen Dorin Krallığı şatosunun göründüğü masaldaki sahne
Dorin Krallığı’nın taş sokaklarında çiçekler, pazar tezgahları ve canlı bir sabah atmosferi dikkat çeker.

Bu güzel ülkenin prensesi Dora, yalnızca zarif elbiseler giyip pencereden vadiyi seyreden bir prenses değilmiş; o, sabah erkenden uyanan, merdivenleri ikişer ikişer inen, bir elde not defteri, bir elde elma taşıyan, meraklı, akıllı ve enerjik bir genç kızmış. Ülkenin her işiyle yakından ilgilenen Dora’yı kimi zaman sarayın yuvarlak masalı toplantı odasında çevre ülkelerin krallarıyla haritalar açıp uzun uzun konuşurken, kimi zaman da saray bahçesinde dizlerini toprağa dayamış, minik bir fidenin yapraklarını dikkatle incelerken bulmak mümkünmüş.

Sarayın görkemli merdivenlerinden elinde not defteri ve kırmızı elma ile hızla inen Prenses Dora’nın masaldaki sahnesi
Prenses Dora sabahın erken saatlerinde merdivenlerden hızla inerken yeni bir günü planlamaya hazırdır.

Dora yardım etmeyi çok severmiş. Ama onun yardımı yalnızca güzel söz söylemekten ibaret değilmiş. O, önce dikkatle dinler, sonra düşünür, sonra da işe koyulurmuş.

Bir yılın ilkbaharında komşu ülkelerden haberler gelmeye başlamış.

İlk haber, Çöpköy Diyarı’ndan gelmiş. Orada sokaklar gelişigüzel atılmış kabuklar, kırık sepetler, kirli kâğıtlar ve unutulmuş tenekelerle dolmuş. Rüzgâr esti mi bütün meydan uçuşur, yağmur yağdı mı her köşe çamurlaşırmış. Dora hemen yola çıkmış. Oraya varınca kötü kokuyu daha şehrin kapısında duymuş; ıslak kâğıdın ağır kokusu, çürümüş meyve kabuklarının ekşi kokusuna karışıyormuş.

İnsanlar omuz silkerek, “Ne yapalım, birikiyor işte.” diyorlarmış. Dora yere eğilip bir elma kabuğunu kaldırmış, sonra bir tenekeyi göstermiş.  “Aynı şey değiller.” demiş. “Biri toprağa döner, biri dönmez. Hepsini aynı yere atarsanız sokak da şaşırır, toprak da.”

Önce kimse onun ne demek istediğini anlamamış. Bunun üzerine Dora meydanın ortasına üç büyük sepet koydurmuş. Birine meyve kabukları, yapraklar ve yemek artıkları konmuş. Öbürüne cam, metal ve kullanılabilecek eşyalar ayrılmış. Son sepet ise gerçekten işe yaramayanlar içinmiş. Sonra çocuklarla birlikte sokak sokak dolaşmışlar. Yaşlılar pencere önlerinden izlemeye başlamış, esnaflar dükkânlarının önünü süpürmüş, fırıncı kırık kasalarını tamir ettirmiş. Birkaç gün sonra kötü kokuların yerini taze toprak kokuları almaya başlamış. Sokaklar açılmış, kediler yeniden kaldırım taşlarının üzerine yayılmış, pazar yerinde rüzgâr artık yalnızca renkli bezleri sallarmış.

İkinci haber, Kimse Kimseyi Dinlemez Ülkesinden gelmiş.

Bu ülkeye varır varmaz Dora kulaklarını iki eliyle kapatmak zorunda kalmış. Çünkü herkes aynı anda konuşuyormuş. Meydanda biri ekmek istiyor, öteki şemsiye veriyormuş. Terziye pantolon siparişi veriliyor, adam müşteriye lahana bende ne arar diyormuş. Belediye önünde üç kişi aynı anda nutuk atıyor, ama dinleyen olmadığı için herkes kendi cümlesinin sonunda kendi başına başını sallıyormuş. Dora önce neye güleceğini şaşırmış. Bir ara belediye başkanı kürsüye çıkıp tam bir şey anlatacak olmuş, ama kendi konuşmasını o kadar sevmiş ki yarısında yine kendisinin sözünü kesmiş. Dora bunu görünce istemsizce gülümsemiş. “Burada kelimeler sıraya girmeyi unutmuş.” diye düşünmüş.

Sonra meydana büyük bir çan koydurmuş. Kural basitmiş: Çan çalmadan söz karşı tarafa geçmeyecekmiş. Çan çalınca bir kişi söyleyecek, öbürleri yalnızca dinleyecekmiş. İlk gün herkes çok zorlanmış. Bir fırıncı, komşusu konuşurken altı kez ağzını açmış, iki kez dizine vurmuş, bir kez de heyecandan kendi şapkasını çiğnemeye kalkmış. Çocuklar gülmekten yerlere oturmuş. Ama yavaş yavaş bir şey değişmiş. İnsanlar birbirlerinin gözlerine bakmaya başlamış. Cümleler birbirine çarpmadan ilerlemiş. Biri konuşurken öteki bekleyince, ilk kez gerçek cevaplar doğmuş. Meydandaki gürültü azalmış, kuş sesleri yeniden duyulur olmuş.

Dora her gittiği yerde düzen getirmiş, insanları birbirine yaklaştırmış, sorunları çözmüş. Onu görenler, “Prenses Dora gelirse bir yol bulunur.” dermiş.

Ne var ki günlerden bir gün Dora kendi ülkesine geri döndüğünde, her şey yine kusursuz görünmesine rağmen içinde tuhaf bir kıpırtı hissetmiş. Saray bahçesindeki güller yine açıyormuş, gölde ördekler yine sakin sakin süzülüyormuş, aşçılar yine bademli kurabiyeler pişiriyormuş. Her şey yolundaymış. Ama Dora’nın kalbinde sanki henüz açılmamış bir kapı varmış.

O akşam sarayın en eski yerine, Yıldızlı Saat Kulesi’ne çıkmış. Bu kule o kadar eskiymiş ki, taşlarının arasından akşam serinliği sızarmış. Krallıkta herkes zamanı bu kuleden öğrenirmiş, ama büyükler şöyle dermiş: Eğer biri bu kulenin tepesinde gerçekten içinden gelen bir dilek dilerse, saat bazen yalnızca zamanı değil, kaderi de gösterirmiş. Dora kulenin tepesine çıkmış. Aşağıda ülkesinin ışıkları titriyormuş. Gökyüzü koyu lacivertmiş. Ellerini taş korkuluğa koyup fısıldamış:

“Keşke gerçekten zor bir yere yardım edebilsem.”

Tam o anda saat gece yarısını vurmuş:

Dong…

Dong…

Dong…

On iki kez çalmış.

Sonra durmuş.

Dora tam arkasını dönecekken kule bir kez daha ses vermiş.

Dong.

On üçüncü vuruş, gecenin ortasına düşen parlak bir taş gibi havada yayılmış. Rüzgâr aniden dönmüş. Kulenin saat yüzündeki altın yelkovanlar kendi etrafında hızla dönmeye başlamış. Taşların arasından ince gümüş ışıklar sızmış. Dora’nın saçları savrulmuş, etekleri dönmüş, yıldızlar yukarıdan aşağıya akıyormuş gibi görünmüş. Bir an için yer ayağının altından çekilmiş gibi olmuş.

Yıldızlı saat kulesinin on üçüncü vuruşundan sonra gümüş ışık ve yıldızlar içinde aşağı doğru savrulan Prenses Dora’nın masaldaki sahnesi
Saatin gizemli vuruşuyla Dora yıldızlarla dolu bir ışık girdabına kapılarak başka bir dünyaya sürüklenir.

Sonra…

Her şey susmuş.

Dora gözlerini açtığında taş kulede değilmiş.

Önünde göğe doğru yükselen cam binalar varmış. Pencereleri öyle parlakmış ki sabah güneşi içlerine girip bin parçaya bölünüyormuş. Yollarda demirden, renk renk, gürültülü arabalar akıp gidiyormuş. İnsanlar hızlı hızlı yürüyor, bazısı koşuyor, bazısı kulaklarına yerleştirdikleri minicik beyaz şeylerle görünmez biriyle konuşur gibi başını sallıyormuş.Dora şaşkınlıktan öylece donup kalmış. Sonra tam önündeki cam kapıya yaklaşmış. Kapı kendi kendine açılınca üç adım geri sıçramış.

Modern şehirde cam otomatik kapının kendi kendine açılmasını izleyen ve bir adım geri çekilen Prenses Dora’nın masaldaki sahnesi
Dora, kendi kendine açılan cam kapıyı şaşkınlıkla izlerken bir adım geri çekilir.

“Kapıcı görünmüyor ama görevini ciddiyetle yapıyor.” diye mırıldanmış. Biraz ileride merdivenler kendi kendine hareket ediyormuş. Dora onları görünce kaşlarını kaldırmış.

“Merdivenler de yorulmuş olmalı ki çıkma işini kendileri yapıyor.” demiş.

Dora sokağa doğru bakınca şaşkınlığı artmış. “Ne kadar çok insan var” diye düşünmüş. Bu kadar çok insanın aynı anda, aynı sokakta, aynı telaşla ilerlemesine anlam verememiş. Güzel prensese daha ilginç gelen ise insanların hepsinin elindeki ışıklı parlak kutuymuş. Kimse yola bakmıyormuş. Herkes o kutulara bakarak yürüyormuş. Dora hayretle birkaç adım geri çekilmiş. “Nasıl birbirlerine çarpmadan, düşmeden yürüyebiliyor ki…” diye düşünmüş. Kendi çağında biri yürürken önüne bakmasa ya havuza düşer ya da kaz sürüsüne karışırmış. Küçük çocuklar bile büyüklerin uzun adımlarına yetişmek için minik minik sekiyor, bir yandan da ellerine tutuşturulmuş simitleri yemeye çalışıyormuş.

Dora tüm kalabalığı şaşkınlıkla izlerken önünde bir otobüs durmuş ve insanlar otobüse doğru koşturmaya başlamışlar. Hızla otobüsten inmeye çalışanlar ve onları beklemeden otobüse binmeye çalışanlar… Şaşkın prenses, önce büyük bir felaket koptuğunu sanmış ve telaşla etrafına bakınmış… Ama etrafta ne bir duman varmış, ne de ateş saçan bir ejderha… Yine de herkes, görünmeyen bir canavardan kaçıyor gibiymiş.

Tam o sırada bir martı hızla aşağı dalmış, bir delikanlının elindeki susamlı halkadan bir parça kapıp havalanmış. Delikanlı, “Yine mi sen!” diye söylenmiş. Dora istemsizce “Bu çağda kuşlar da çok cesur!” diye kıkırdamış. Delikanlı başını kaldırıp ona bakmış. Karşısında balonlu kocaman eteği, kafasında tacıyla şaşkın bir prenses duruyormuş.

“İyi misin?” demiş delikanlı. “Kayboldun galiba.”

“Biraz…” demiş Dora. “Burası hangi ülke?”

Delikanlı önce şaşırmış, sonra onun kıyafetine bakmış ve şaka yaptığını düşünmüş.

Kalabalık otobüs durağında yaklaşan otobüsün önünde geri çekilen Prenses Dora ve ona dönen Eren’in masaldaki sahnesi
Otobüs durağındaki kalabalık ve hareket arasında Dora şaşkınlıkla geri çekilirken Eren ona yönelir.

“Uzun hikâye… Metro’ya mı gidiyorsun?” diye sormuş, sonra yanıt beklemeden eklemiş: “Gel, şu otobüs durağından uzaklaşalım. Şimdi biri bizi ezecek.”

Prenses, hızla ilerlemeye başlayan delikanlıyı izlemeye başlamış.

“Sen…” demiş delikanlı, “Bir oyundan mı çıktın, yoksa ben mi bugün fazla yoruldum?”

“Ben bir kuleden çıktım.” demiş Dora son derece ciddi bir sesle.

Delikanlı birkaç saniye ona bakmış.

“Tamam.” demiş. “Demek gerçekten çok yoruldum.”

Köşe başında durduklarında delikanlı, Dora’ya birkaç saniye daha dikkatle bakmış. Karşısında tam bir prenses duruyormuş. Gerçekten başka bir diyardan gelmiş gibi etrafına bakışı yüzünden önce onun bir tiyatro gösterisinden kaçtığını düşünmüş. Sonra da belki gizli bir çekim vardır diye etrafına göz gezdirmiş. Ama ortada ne kamera varmış ne de telaşla koşan bir görevli. Dora ise bütün bunlardan habersiz, karşı kaldırımdaki kendi kendine açılıp kapanan cam kapıya bakıyor, kapı her açıldığında hafifçe irkiliyor, her kapanışında kaşlarını topluyormuş.

Delikanlı, kavşağın tam ortasında daha fazla dururlarsa birine çarpacaklarını anlayıp Dora’yı yürüyerek biraz daha tenha bir sokağa götürmüş. Yol boyunca Dora neredeyse her şeye şaşırmış. Kırmızı ışıkta bütün insanların bir anda durmasına, yeşil yanınca görünmez bir komut almış gibi yeniden yürümesine, bir dükkânın önündeki soğuk hava üfleyen kutuya, kaldırım boyunca dizilmiş elektrikli scooterlara… En çok da yürüyen merdivenlere takılmış kalmış.

Merdivenler kendi kendine akmaya başlayınca Dora bir adım geri çekilmiş.

“Bunlar tembel mi, yoksa terbiyeli mi?” diye sormuş.

Delikanlı istemeden gülmüş.

“İkisi de olabilir!” demiş delikanlı.

Sonra saatine bakmış ve olduğu yerde durakalmış. “Senin yüzünden metroyu kaçırdık, Prenses! Gel, şu parktaki bankta oturalım.”

Modern şehir parkında bankta oturan Eren ile yanında onu dikkatle dinleyen Prenses Dora’nın masaldaki sahnesi
Eren ve Prenses Dora parkta yan yana otururken aralarında güven ve merak dolu bir bağ oluşmaya başlar.

Belli ki onun da birkaç dakikalık sessizliğe ihtiyacı varmış. Ağaçların altındaki banka oturur oturmaz çantasını yanına bırakmış ve ilk kez derin bir nefes almış. Dora ise oturmak yerine önce çimenlere, sonra sulama fıskiyesine, sonra da uzaktan vızırdayarak geçen küçük temizlik aracına bakmış. Araç kendi kendine yön değiştirince gözleri parlamış.

“Bu küçük şey sarayın en çalışkan hizmetlisi olabilir.” demiş.

Delikanlı bu kez gerçekten gülmüş…

“Tamam tamam, rolünü güzel yapıyorsun; prenses olduğuna ikna oldum.”

Dora, delikanlının sözleriyle pek ilgilenmiyormuş. Onu şaşırtan çevredeki insanlarmış.

“Sizin çağınızda her şey çok parlak,” demiş. “Ama herkes neden bu kadar yorgun görünüyor?”

Delikanlı omuz silkmek istemiş ama bu kez omuzları biraz ağır kalkmış.

“Bilmem.” demiş. “Belki herkesin yapacak çok işi vardır.”

“Senin de mi?” demiş Dora.

Delikanlı o soruya hemen cevap verememiş. Sonra kısa kısa anlatmış. Sabah erken kalkıyormuş. Okula gidiyormuş. Sonra bir kursa yetişiyormuş. Dönerken mesajlar birikiyormuş. Bir yandan başarılı olması gerektiği söyleniyormuş. Bir yandan geri kalmaktan korkuyormuş. Bazen dinlenirken bile suçluluk hissediyormuş. Sanki oturursa dünya ondan birkaç basamak öne fırlayacakmış gibi. Bunları anlatırken elindeki telefonu üç kez çevirmiş, iki kez ekranına bakmış, bir kez de farkında olmadan iç çekmiş.

Dora onu dikkatle dinlemiş. Kendi ülkesinde sokakları düzenlemek, sepetleri ayırmak, sofraları çoğaltmak kolaymış. Ama bu delikanlının içindeki dağınıklık hiçbir sepetle ayrılacak gibi değilmiş.

Delikanlı, gözlerinin içine bakarak dikkatle onu dinleyen prensesi fark edince çok şaşırmış. Belki de çok uzun zamandır ilk kez biri, vereceği cevabı düşünmeden onu dinliyormuş. Bu, içinde tarif edemediği garip bir his uyandırmış. Ama tam o anda saate bakmış, yüzü yeniden telaşla gerilmiş. “Gitmem gerek!” demiş ve hızla ayağa kalkmış. Birkaç adım uzaklaştıktan sonra geri dönüp yüksek sesle, “Bu arada, adını sormadım… Benim adım Eren!” diye seslenmiş.

Ertesi gün yeniden parkta buluşmuşlar ve önce sahile gitmişler. Deniz kıyısında rüzgâr tuz kokusunu havaya kaldırıyormuş. Dalgalar taşlara vurdukça köpükler yayılıyormuş.

Eren yürürken yine hızlanmış.

“Birazdan dönmem gerek, sonra şuna yetişeceğim, sonra bunu bitireceğim…” demeye başlamış.

Dora parmağını kaldırmış.

“Dur.” demiş.

Eren durmuş ama yüzünde sabırsız bir ifade varmış.

“Ne oldu?”

Gün batımında deniz kenarında kayalıkların üzerinde oturan Prenses Dora ve Eren’in dalgaları izlediği masaldaki sahne
Dora ve Eren deniz kıyısında otururken dalga seslerini birlikte dinleyerek sakinleşirler.

“Hiç.” demiş Dora. “Şimdi sadece şu dalganın sesini sonuna kadar dinle.”

Eren kaşlarını çatmış.

“Bunun ne faydası var?”

Dora gülümsemiş.

“Her şeyin faydası hemen görünmez.”

İlk başta Eren çok sıkılmış. Sağ ayağını taşa vurmuş, omzunu oynatmış, cebine uzanmış. Ama Dora hiçbir şey söylemeden beklemiş. Bir dalga gelmiş, kıyıya vurmuş, çekilmiş. Sonra bir tane daha. Sonra rüzgâr saçlarının arasından geçmiş. Bir martı bağıra bağıra inmiş. Bir çocuk uzakta kahkaha atmış. Eren’in yüzü biraz yumuşamış.

“Sesler birbirine karışmıyormuş.” demiş şaşırarak.

“Dinleyince karışmazlar.” demiş Dora.

Başka bir gün küçük bir lokantaya gitmişler. Masaya sıcak bir çorba gelmiş. Buharı yüzlerine doğru yükselmiş; nane, limon ve tereyağı kokusu birlikte burnuna çarpmış. Eren kaşığa uzanmış ama Dora hemen sormuş:

“Kokusu nasıl?”

Eren durmuş.

“Çorbanın kokusu mu?”

“Evet.”

Küçük lokantada buharı yükselen çorbayı koklayan Eren’in elinde kaşıkla masada oturduğu masaldaki sahne
Eren, çorbanın kokusunu ilk kez fark eder gibi durup dikkatle içine çeker.

Eren biraz gülmüş.

“Hiç çorbanın kokusunu anlatmamıştım.”

“İlklerin bir yerden başlaması gerek.” demiş Dora.

Eren gözlerini kapatıp derin bir nefes almış. Sonra şaşırmış gibi gülmüş.

“Nane önce geliyor.” demiş. “Sonra limon. Sonra da… sanki çocukken hastayken içtiğim çorbalar gibi bir şey.”

Dora başını sallamış.

“Bazen insan, acele etmediğinde daha önce fark etmediği şeyleri fark eder.” demiş.

Eren bu söze gülmüş. Kaşığını eline almış ama bu kez çorbayı bir yarış kazanacakmış gibi içmemiş.

Eren önceleri pek konuşmuyor, daha çok bu tuhaf prensesin anlattığı şaşırtıcı hikâyeleri dinliyormuş, onun hiçbir şeyi aceleye getirmeyişine hayran kalmış. Sonra yavaş yavaş konuşmaya başlamış.

“Sabah okula gidiyorum.” demiş. “Sonra bazen kurs, sonra ödev, sonra test… Bir şey eksik kalınca çok kötü hissediyorum. Sınıfta bazen öğretmeni dinliyor gibi yapıyorum ama aklım başka yere gidiyor. Arkadaşım bir şey anlatırken daha cümlesi bitmeden cevap veriyorum. Evde annem konuşurken de ‘tamam, tamam’ diyorum ama sonra ne dediğini gerçekten hatırlamıyorum.”

Bunları söylerken elindeki telefonu bir açıp bir kapatmış, sonra da usulca yanına bırakmış.

“Galiba ben her şeye aynı anda yetişmeye çalışıyorum.” demiş. “Ama bu sefer de hiçbir şeye tam yetişemiyorum.”

Deniz kenarında yürüyüş yolunda birlikte yürüyen Prenses Dora ve Eren’in dalgalar eşliğinde ilerlediği masaldaki sahne
Dora ve Eren deniz kenarında yavaşça yürürken günün sakinliği içinde birlikte vakit geçirirler.

Dora onu dikkatle dinlemiş. Bu delikanlının içindeki aceleyi durdurmak, taş döşeli bir yolu onarmaktan çok daha zormuş. Çünkü burada kırık olan şey bir köprü değil, günün içine dağılmış küçücük telaşlarmış.

Günler geçtikçe Dora, Eren’e büyük dersler vermemiş. Bazen yol kenarındaki mor çiçekleri saymışlar, bazen martıların seslerini ayırt etmişler, bazen de vapura binen insanların yüzlerine bakıp hangisinin dalgın, hangisinin uykulu olduğunu tahmin etmişler. Bir gün de sahildeki bankta oturup geçen bulutları benzetme oyunu oynamışlar. Bir bulut, kocaman kulaklı bir tavşana benziyormuş.

“Ona benzettin ya, şimdi gerçekten tavşan oldu.” demiş Dora.

Eren gülmüş.

“Bu oyunu küçük çocuklar oynar sanıyordum.”

“Büyükler unutmuş olabilir.” demiş Dora. “Ama unutulan her şey küçüklere ait değildir.”

Deniz kenarında çimlerin üzerinde yan yana uzanıp gökyüzüne bakan Prenses Dora ve Eren’in masaldaki sahnesi
Dora ve Eren çimlere uzanıp gökyüzünü izlerken birlikte sakin bir an paylaşırlar.

Yavaş yavaş bir şeyler değişmeye başlamış.

Eren okulda öğretmeni konuşurken aklının başka yere kaydığını fark edince hemen toparlanıyormuş. Arkadaşı bir şey anlatırken sözünü kesmek üzere olduğunu anlayınca dudaklarını kapatıp cümlenin bitmesini bekliyormuş. İlk başta bu ona çok zor gelmiş. Hatta bir gün kendi kendine, “Tamam, şimdi susacağım, şimdi susacağım…” diye içinden tekrar etmek zorunda kalmış. Ama arkadaşının anlattığı şeyi ilk kez baştan sona duyunca yüzü aydınlanmış. Meğer çocuk yeni aldığı kalem kutusunu değil, taşınacakları için üzgün olduğunu anlatıyormuş.

Eren o zaman biraz utanmış.

İçinden, “Ben yine yarısını duyup öbür yarısını kaçırıyordum.” diye geçirmiş.

Evde de küçük değişiklikler olmaya başlamış. Bir akşam annesi mutfakta ona ertesi gün için bir şey anlatırken Eren tam her zamanki gibi “Tamam, biliyorum.” diyecek olmuş. Sonra durmuş. Tezgâhın üstündeki domateslerin parlak kırmızısını, tencereden yükselen kokuyu, annesinin yorgun ama sıcak sesini fark etmiş. İlk kez sözünü kesmeden sonuna kadar dinlemiş.

Annesi şaşkınlıkla ona bakmış.

“Bugün seni kim büyüttü?” diye gülmüş.

Eren de gülmüş.

“Biraz deniz, biraz çorba, biraz da…” diyecek olmuş ama devamını getirmemiş.

Bir başka gün sınavdan önce kalbi küt küt atarken Dora’nın sözünü hatırlamış. Derin bir nefes almış. Soruların hepsine aynı anda saldırmak yerine tek tek bakmış. O gün sınıfın en yüksek notunu almamış belki, ama kâğıdın başında panik olmadan durabilmiş. Bu da ona yeni bir şey gibi gelmiş.

Sonra bir gün arkadaşlarıyla oyun oynarken yenilmiş. Eskiden olsa hemen bozulur, oyunun tadı kaçarmış. Bu kez derin bir nefes almış. Yere düşen topu alıp karşı tarafa atmış. İçinden, “Her şey kazanmak değilmiş.” diye geçirmiş. Bunu düşünmek bile ona tuhaf gelmiş.

Akşamüzeri sahilde yürürlerken Eren birden durmuş. Bu kez onu durduran Dora değilmiş. Gökyüzü turuncuyla pembenin arasında eriyormuş. Deniz üstünde ışıklar uzun şeritler gibi uzanıyormuş. Martılar bağırsa da o ses artık ona yalnızca gürültü gibi gelmiyormuş. Rüzgâr serinmiş. Susamlı ekmek satan bir arabanın yanından kavrulmuş susam kokusu gelmiş.

Eren derin bir nefes almış.

“Her şey hep burada mıydı?” diye sormuş.

Dora gülümsemiş.

“Evet.” demiş. “Sen biraz fazla hızlıydın.”

Eren başını eğip gülmüş.

“Galiba ben hep acele ettiğim için bazı şeyleri kaçırıyormuşum.” demiş. “Sadece denizi falan değil… arkadaşlarımı da, annemi de, hatta bazen öğretmenimi bile.”

Dora onu dikkatle dinlemiş.

“Peki şimdi ne yapacaksın?” diye sormuş.

Eren denize bakmış.

“Her şeyi bir anda düzeltmeye çalışmayacağım.” demiş. “Ama biraz daha yavaşlayacağım. İnsanlar konuşurken gerçekten dinleyeceğim. Ve galiba… her gün en az bir şeyi sonuna kadar fark edeceğim.”

Dora bu cevabı duyunca içindeki kapının usulca aralandığını hissetmiş. İşte aradığı zor ülke burasıymış. Burada sokaklar değil, insanların içi yoruluyormuş. Ve burada yardım etmek, birinin yerine koşmak değil; ona durup bakmayı hatırlatmakmış.

O gece Dora ve Eren yine sahile gitmişler. Uzakta şehir ışıkları parlıyor, yakında su kıyıya vuruyormuş. Gökte ilk yıldız görünmüş.

Gece deniz kenarında arkadan görülen Prenses Dora’nın ufuktaki parlak yıldıza baktığı masaldaki sahne
Dora sessiz gece kıyısında tek bir yıldıza bakarken düşüncelere dalar.

Tam o anda, Dora’nın saç tokasındaki yıldız hafifçe parlamış.

Rüzgâr bir an yön değiştirmiş.

Eren ona bakmış.

“Sen… gerçekten benim çağımdan değilsin, değil mi?”

Dora’nın hep masal anlatır gibi anlattığı hikâyeleri düşünmüş… Işıldayan Vadi’yi, Yıldızlı Saat Kulesi’ni, çöp dolu sokakları, dinlemeyi unutan ülkeyi, kurak sofraları, sonra da bu garip ve yorucu çağı… Eren uzun süre hiçbir şey söylememiş. Sonra yavaşça gülmüş.

“Doğrusu, kendiliğinden açılan kapılardan sonra buna da inanabilirim.”

Dora da gülmüş. Gökyüzündeki yıldız biraz daha parlayınca Dora dönüş vaktinin geldiğini anlamış.

“Gitmeden önce sana son bir şey söyleyeceğim.” demiş.

Eren dikkatle bakmış.

“Her şeyi bir anda düzeltmek zorunda değilsin.” demiş Dora. “Bazen sadece durmak bile, kalbinin sana yolu göstermesine yeter.”

Eren bu kez sözünü kesmemiş. Sadece başını sallamış. Sonra da:

“Deneyeceğim.” demiş. “Hayır… denemeyeceğim. Yapacağım.”

Dora’nın etrafında ince, gümüş bir ışık dönmeye başlamış. Rüzgâr pelerininin ucunu havalandırmış. Dalgaların sesi bir an uzaklaşmış, sonra çoğalmış. Eren gözlerini kısarak bakmış. Bir an sonra Dora orada yokmuş.

Eren uzun süre sahilde kalmış. Eve dönerken yine aynı şehirde yürümüş. Arabalar yine geçiyormuş, insanlar yine acele ediyormuş, ekranlar yine parlıyormuş. Ama Eren ilk kez bunların içinden savrulmadan yürümüş. Bir çocuğun gülüşünü duymuş. Uzaktaki vapur düdüğünü seçmiş. Gökyüzünde tek bir yıldızın, binaların arasından inatla göründüğünü fark etmiş.

Ve gülümsemiş.

Dora ise Işıldayan Vadi’ye geri dönmüş. Sarayın kuleleri, gölün üstündeki ince sis, sabah çöreklerinin kokusu yine yerindeymiş. Fakat Dora artık aynı prenses değilmiş. Eskiden yardım etmeyi, düzen kurmak ve çözüm bulmak sanırmış. Şimdi ise biliyormuş ki bazı kalpler kırık değilmiş; yalnızca çok hızlanmış, çok yorulmuş, çok ses arasında kendi sesini duyamaz olmuş.

O günden sonra Dora ülkesinde çocuklara yalnızca bilgiyi değil, dinlemeyi de öğretirmiş.

Bir kuşun sesini sonuna kadar dinlemeyi,

bir dostun cümlesi bitene kadar beklemeyi,

bir lokmanın tadını acele etmeden almayı,

ve bazen gökyüzüne bakmayı…

Çünkü anlamış ki bazı ülkeler çöple dolar, bazıları sessizlikle, bazıları da fark edilmeden biriken aceleyle. Ama insan, gerçekten durabildiğinde, çoğu zaman kalbine giden yolu yeniden bulabilirmiş. Ve derler ki, bugün bile çok hızlı yürüyen bir çocuk birden durup gökyüzüne bakarsa, sıcak çorbanın kokusunu derin derin içine çekerse ya da biri konuşurken sözünü kesmeden sonuna kadar dinlerse, Yıldızlı Saat Kulesi’nin çanı uzak bir yerden bir kez hafifçe çalarmış.

Çünkü bazı masallar bitmezmiş.

Sadece zamanı gelince yeniden duyulurmuş.

Masal da burada bitmiş.

Masalın Kalbinde Ne Vardı?

Bu masalda Dora, dış dünyadaki sorunları çözmekten çok daha zor olan bir şeyi fark etmiş: insanın içindeki aceleyi yavaşlatmak. Eren ise her şeye yetişmeye çalışırken aslında hiçbir şeyi tam yaşayamadığını anlamış. Küçük fark edişler, büyük değişimlerin başlangıcı olmuş.

EBEVEYN SORULARI: Masal Üzerine Sohbet Edelim

Bu masal üzerine sohbet etmek, çocuğunuzun dikkat, farkındalık ve duygularını ifade etme becerisini destekler. Çocuğunuzun en ilginç cevabını yorumlarda bizimle paylaşın!

  • Duygu: Eren neden kendini sürekli acele etmek zorunda hissediyor olabilir?
  • Farkındalık: Dora’nın Eren’e öğrettiği en önemli şey neydi?
  • Empati: Sen Eren’in yerinde olsaydın hangi anda durup dinlenmek isterdin?
  • Günlük Yaşam: Gün içinde en çok neyi aceleyle yapıyorsun?
  • Düşünme: Yavaşladığında neleri daha iyi fark edebilirsin?
  • Değer: Birini gerçekten dinlemek neden önemlidir?

Yazan: Bahar Saygılıer

Masalı Değerlendir:
12345 (2,00)
Loading...
Eğitici Etkinlik™ “Yavaşlayan Zaman Ritüeli”

🕒 Süre: 8–12 dk   |   Malzeme: Sessiz bir alan, bir bardak sıcak içecek veya küçük bir atıştırmalık

🎯 Tek hedef: Bu etkinlikte amaç her şeyi düzeltmek değil; bugün sadece 1 anı gerçekten fark etmektir.

🎯 Tek hedef yaklaşımı: Bu etkinlikte amaç hızlanmak değildir. Amaç sadece şunu hissetmektir:

“Şu an buradayım ve bunu hissediyorum.”

Etkinlik sonunda tek cümle yeterlidir: “Fark ettim.”


🟢 ADIM 1 (3 dk)

Birlikte oturun ve sadece çevredeki sesleri dinleyin. Kaç farklı ses duyduğunuzu sayın (rüzgâr, kuş, uzak sesler).


🟡 ADIM 2 (4 dk)

Bir yiyeceği veya içeceği acele etmeden deneyimleyin. Koklayın, tadını fark edin, yavaşça tüketin.


🟡 ADIM 3 (3 dk)

Gözlerinizi kapatıp derin bir nefes alın. Nefesin girişini ve çıkışını hissetmeye çalışın.


🟣 KAPANIŞ (1 dk)

Sakin bir sesle şu cümleyi söyleyin: “Acele etmeden de yeterliyim.”

Psikolog Notu Psikolog Kutusu TIKLA-AÇ Masalın duygusal gelişim ve davranış becerileri üzerindeki etkilerini okuyun

Bu masal, çocukların dikkat dağınıklığı, acelecilik ve zihinsel yorgunluk gibi modern sorunları anlamlandırmasına yardımcı olur. Performans baskısı yaşayan çocuklara “durabilme” becerisini kazandırır. Günlük yaşamda küçük farkındalık anları oluşturarak iç dengeyi destekler.

Masalda Dora’nın yaklaşımı, bilişsel yükü azaltan ve parasempatik sistemi aktive eden bir “yavaşlatma rehberi” gibi çalışır. Çocuğun dikkati tek bir duyusal deneyime yönlendirmesi, öz-düzenleme becerisini güçlendirir. Bu da hem öğrenme kapasitesini hem de duygusal dayanıklılığı artırır.

Masal Hakkındaki Fikirlerinizi Paylaşın:

İlgili Masallar